FAQ Alevipedia:

Hacı Bektaş Veli Kimdir?

Horasan erenlerinden bir büyük isim olan Hacı Bektaş Velî, son derece yaygın bir şöhrete sahip olmasına rağmen, hayatı hakkındaki bilgilerimiz, nerede ise yok denecek kadar azdır ve olanlar da gerçek ile menkîbelerin bazen taban tabana zıt rivayetleriyle örülüdür. Nitekim onun hayatı hakkında bilgi veren ve en eskisi vefatından yaklaşık iki asır sonra kaleme alınmış olan Velayetnameler, tarihî olmaktan çok onu yücelten ve olağanüstü gösteren menkîbelere dayalı rivâyetleri nakleder. Biri yine onun vefatından yaklaşık yüzyıl, diğeri de ikiyüz yıl sonra kaleme alınmış olan Eflâkî (1360)’nin Menâkıbu’l-Ârifin’i ile Aşık Paşazâde (1481)’nin Tevârih-i Al-i Osmân (Âşıkpaşaoğlu Tarihî)’ı, Hacı Bektaş Velî hakkında sadece birkaç satırlık bilgi verir.

Velâyetnâme’ye göre Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Horasan hükümdarı İbrahimü’s-Sânî Seyyid Muhammed ile Şeyh Ahmet adlı Nişâburlu bir âlim zâtın kızı olan Hatem (Hatme)’in oğludur. Asıl adı da Bektaş’tır. Onun devrine yakın kaynaklar ve vakfiyelerde, kendisinden dâima Hacı Bektaş şeklinde bahsedilmiş ayrıca Bektaşî kaynaklarında da sık sık Hünkâr lâkabı ile anılmıştır. Hacı lâkabı ise, Velâyetnâme’de zikredilen bir keramet sonucu ortaya çıkmıştır. Buna göre Bektaş’ın hocası Lokman Perende Horasan’dan hacca gider. Arafat’ta vakfede iken, arkadaşlarına, Bugün arife günü, şimdi bizim evimizde “bişi” pişirilir der. Lokman’ın bu sözü Hünkâr’a malûm olur. Hemen Lokman’ın evinde pişirilen bişiden bir tepsiye koyar; göz açıp kapayıncaya kadar Arafat’a, Lokman Perende’ye ulaştırır. Orada bunu yerler. Hac dönüşü Nişâbur halkı Lokman’ı karşılamaya çıkarlar ve tebrik ederler. Lokman, o zaman, “Asıl hacı olan Bektaş’tır” der ve giderek onu tebrik eder; kerametlerini bir bir sayar.

Velâyetnâme, onun baba tarafından Hz. Ali’ye mensup olduğunu bildirir. Bektaşî geleneğinde Hacı Bektaş’ın soyunun Hz. Ali’ye bağlanması keyfiyeti Bektaşîler için son derece önemlidir. Horasan bölgesinin 31 / 651 yılında fethedilmesi üzerine birkaç yüz bin Arap’ın bu bölgeye yerleşmesi ve arkasından şiddetli Emevî baskısı sebebiyle Hz. Ali soyundan kimselerin Horasan’a sığınmış ve orada evlenip barklanmışlardır. Hacı Bektaş Velî’nin doğumu, yetişmesi ve Anadolu’ya kadarki hayatı hakkında, güvenilir belgeler maalesef yok denecek kadar azdır. Bu bakımdan, hayatının o dönemi ile ilgili söylenenler, menâkıbnâmeler ve dolaylı belgelerden ve rivayetlerden derlenmiş genellemelerdir.

John Kingsley Birge’ün İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde bulduğu Yunus Emre Dîvanı’nın iç kapağındaki dört cümlelik bir kaydın ebced hesabıyla yapılan değerlendirmesine göre Hacı Bektaş, 645 veya 646 / 1248’de doğmuş; 680 / 1281’de Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş; 92 sene yaşamış ve nihayet 738 / 1337 tarihinde vefat etmiştir. Ancak bu tarihlendirme pek gerçekçi görünmemektedir.

Hacı Bektaş Velî, ilk tahsilini Nişabur’da yaparak Arapça ve Farsçayı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, zamanın ilimlerini elde etmiş ve manevî terbiyesini de aynı yerde tamamlamıştır. Hacim Sultân Velâyetnâmesi onun feyz kaynağının ve ilk hocasının Ahmet Yesevî olduğunu söylemektedir. Tarihî açıdan Ahmet Yesevî 1166’da vefat ettiğine göre onun ilk hocası olması mümkün değildir. Ancak Yesevî ocağından feyz aldığı hususuna, mevcut araştırmalar, neredeyse ittifak halindedir. Velâyetnâme bu bağlılığı, Ahmet Yesevî ile Hacı Bektaş arasına Lokman Perende’yi yerleştirmek suretiyle çözer. Buna göre, Lokman Perende, her ne kadar Yesevî halifelerine dair bilgi veren kaynakların hiçbirinde adına rastlanmıyorsa da Ahmet Yesevî’nin halifelerinden biri sıfatıyla, çocuk Bektaş’ın talim ve terbiyesi ile görevlendirilmiş zahir ve batın ilminde çok derin bir mürşîddir.

Anadolu’nun fethini ve îslâmlaştırılmasını bir iman borcu olarak gören Yesevî ocağının, Türkmen erenleri kafilesine katılan Hacı Bektaş Velî’nin Horasan’dan Anadolu’ya gelmeden önce, hacca niyet ederek Necef, Mekke, Medine, Kudüs, Haleb, Elbistan ve oradan Sivas, Kırşehir, Kayseri ve nihayet Suluca Karahöyük’e uğradığı; buralardan erbaîn çıkardığı ve hatta Mekke’de üç yıl mücavir kaldığı rivayet edilmektedir.

İlk Osmanlı tarihçilerinden biri olan Âşık Paşazâde’nin verdiği ve doğruluğundan çok az şüphe edilebilecek bu bilgilere göre, Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya Baba İlyas’ın öldürüldüğü 1240 yılı sonbaharından çok önce gelmiş olması gerekir. Onun Kayseri’de Battal mescidinde son olarak 631 / 1234’te Anadolu’dan ayrılmış Evhadüddin-i Kirmanî ile görüşmeleri dikkate alınacak olursa, Anadolu’ya gelişi en geç 1220 dolaylarında olmalıdır. Hacı Bektaş’ın olgunluğa adım atmakta olduğu bir yaşta Anadolu’ya gelmiş olması, daha makul gibi görünüyor. Aşık Paşazâde Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş ve kardeşi Menteş’in ilk olarak Baba İlyas’ı ziyaret ettiklerini söylemektedir.

Şüphesiz Hacı Bektaş, Anadolu’yu yurt edinmek için gelen Türkmenlerin ve başlarındaki dedeler ve babaların, kam / şamanların tesirinden henüz kurtulamamış olmalarına rağmen samimiyetle Müslüman olduklarından, iyi diyetlerinden ve İslâm’a bağlılıklarından şüphe etmiyordu. Ancak onların, olayları değerlendirmede, içtimaî ve iktisadî buhranlar karşısında almaları gerekli tavır konusunda farklı bir yaklaşıma ve anlayışa mı sahipti? Bize öyle geliyor ki, Hacı Bektaş’ın, iktidarların devrilmesinde ve “sultânların tacında” hiç gözü yoktur. O, bir kahramandır; ama elinde kılıçla isyandan isyana koşan biri değil, “elinde çapası ile, elinin emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren; dolayısıyla göçebe ruhunu şehirleştirip medenileştiren, onlardan imanlı, şuurlu, kendini bilen yepyeni bir “Türkmen toplum” yaratan bir kahramandır. O çok iyi biliyordu ki, insanoğlunun bizzat kendisiyle barışmaması halinde, kütlelerin huzur, sükûn ve adalet içinde olabilmesi; içtimaî, iktisadî ve sair buhranların dinmesi mümkün değildir.

Suluca Karahöyük gibi sâkîn bir yöreye çekilir ve on üçüncü yüzyılın huzursuz ve darmadağınık Anadolu’sunda yeni bir sesin, yeni bir doğumun müjdecisi olmayı tercih eder. Bundan dolayı da bazılarının karalamalarına hedef olur.

Bu sebeplerden dolayıdır ki, o, İran kültürü ve zevkine hayran yüksek tabakanın daha çok rağbet ettiği ve felsefesi daha ağır Mevlânâ ve çevresinden ziyade, şehirli ve köylü esnafın, zanaatkarın ocağı durumundaki Ahî Evren ve Ahilerle daha sıcak ve samimi münasebet içinde olmuştur. O kadar ki Velâyetnâme Hacı Bektaş ile Ahî Evren arasındaki samimî dostluğu muhtelif vesilelerle dile getirdikten başka Bektaşîlik’teki tarikata giriş ayini, eşik öpme, kuşak (şedd) bağlama, aynı tastan şerbet (içki) içme, kıyafetler, ayinlerde okunan tercümanlar (dua), her sâlikin iki yol arkadaşı, bir de yol atasının bulunması v.b. hususlar hemen tamamıyla Ahilikle aynıdır.

Suluca Karahöyük gibi, o sırada sadece yedi haneli sâkîn, ama şirin bir köy olduğu rivayet edilen bir beldeye yerleşen Hacı Bektaş Velî’nin buradaki hayatı, evlenip-evlenmediği meselesi, eldeki belgelerin yetersizliği karşısında hâlâ esrarını korumaktadır ve bir bakıma Bektaşîleri iki ayrı zümreye ayıracak ve tarihte zaman zaman birbirlerine düşürecek kadar önemlidir.

Velâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş Suluca Karahöyük’te bilgin bir kişi olan İdris ile “âhiret hatunlarından” olan karısı Kutlu Melek (Kadıncık) tarafından misafir edilmiştir ve buradaki ifadelere göre de hiç evlenmemiş, yani mücerred olarak göçmüştür. Maamafih bir yerde, Hünkâr’ın bir gün abdest alırken burnunun kanadığı: Kadıncık’tan bu abdest suyunu ayak değmeyecek tenha bir yere dökmesini istediği, bunun üzerine Kadıncık Ana’nın bu suyu o görmeden içip leğeni tekrar götürdüğü, Kadıncık’ın bu suyu içtiğini anlayan Hünkâr’ın sorusu üzerine, “erenlere ne malûm değil, erenlerden artanın bir yudumunu bile dökecek yer bulamadım, ancak karnımı buldum” dediğini, Hünkâr’ın da “bizden umduğun nasîbi aldın; senden iki oğlumuz gelecek, adınızla onlar yurdumuz oğlu olacak; halkın yetmiş yaşındakileri; onların yedi yaşında olanının elini öpsünler. Dünyâ bozulsa onlar sırları üstüne yatsınlar, hiç zahmet görmesinler…” dediği, bu söz üzerine Kadıncık’ın üç oğlunun olduğu, ama bunlardan birinin Hünkâr’ın sağlığında ölüp diğer ikisinin yaşadığı soylarının yürüdüğü anlatılmaktadır.

Bu rivâyete dayanan Babagân (mücerred) kolu, Hacı Bektaş’ın kesinlikle evlenmediğine inanmaktadırlar. Onlara göre Hacı Bektaş bekâr göçmüştür. Kadıncık Ana evlâdı, onun buran kanından gelme mânevi evlâdıdır, “bel evlâdı” değil “nefes evlâdı” dır. Fermanlarda ve diğer bazı kayıtlarda rastlanan “evlâd-ı Hacı Bektaş Velî” ifadesi, genel olarak Hacı Bektaş Velî’nin yoluna mensup olanlar, “yol evlâdı” anlamına gelir.

Bu görüşe karşı Çelebiler ise, Hacı Bektaş’ın Suluca Karahöyük’te yerleşmesinin sebebi, oraya gidince İdris Hoca’nın kızı Fatma (Kadıncık Ana) ile evlenmesi ve bu evlilikten İbrahim Seydi (Seyyid Ali Sultân=Timurtaş) adı verilen bir çocuğunun dünyâya gelmesidir, demektedirler. Buna göre de asıl adı Fatma Nûriye olan Kadıncık Ana, İdris Hoca ile Kutlu Melek’in kızları ve Hacı Bektaş’ın da eşidir. İddialar ne olursa olsun, eldeki bilgi ve belgeler karşısında Hacı Bektaş’ın evliliği veya “mücerred” liği, yani evlenmemiş olarak göçtüğü konusu, tarihî boyunca Çelebîler ile Babalar arasında bazen alevlenen bazen da küllenen bir konu olmuştur ve bugün de aydınlatılması, ancak ilk dönemle ilgili yeni belgelerin ele geçmesiyle mümkün olabilecektir.

Konu isteği

Alevilikle ilgili hangi konuların ilginizi çektiğini bize bildirin. Konu önerileri için formumuzu kullanın!