Farsça’da “tâzim için eğilmek, kulluk, ibadet” anlamına gelen namâz, sözlükte “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak” mânalarındaki Arapça salât kelimesinin (çoğulu salavât) karşılığı olarak Türkçe’ye geçmiştir. Terim olarak salât tekbirle başlayıp selâmla son bulan, belirli hareket ve sözlerden oluşan bedenî ibadeti ifade eder. Namaz ibadetindeki rükünlerin aynı zamanda fiilî ve sözlü bir dua niteliğinde olması salât kelimesinin terim ve sözlük anlamları arasındaki ilişkiyi teyit etmektedir. Sünni İslâm literatürde namaz, İslâm’ın beş rüknünden biri olarak kabul edilmektedir. Namaz, Sünni Müslümanların en önemli ortak paydalarından biridir. Namaz ibadeti esas alınarak bazı inanç meselelerinde farklı yorumları benimseyen değişik mezheplere bağlı Müslümanları ifade etmek üzere; “ehlü’s-salât” (ehl-i salât: namaz ehli) tabirinin kullanılmaktadır.
Sünni İslam algısına göre bugün bilinen şekliyle beş vakit namaz hicretten bir buçuk yıl kadar önce Miraç gecesinde farz kılınmıştır. Rivayete göre, ilk olarak namaz elli vakit şeklinde farz olmuştur. Ancak, Hz. Musa miraç dönüşü Hz. Muhammed’i uyarınca Muhammed tekrar Allah’la görüşmüş ve vakit sayısını 25 indirtmiştir. Hz. Musa yine Müslümanlar için vakit sayısının çok fazla olduğu vurgusunu yapınca, Hz. Muhammed vakit sayısı 5’e inene kadar iki defa daha Allah’tan ricada bulunmuştur. Bu anlatı kendi içerisinde sorunlu gözükmekle birlikte Sünni Müslümanlar tarafından beş vakit namazın kaynağı olarak kabul edilmektedir.
Câhiliye Araplarının da namaz kıldığı “Onların (müşrikler) salâtı ıslık çalmak ve alkışlamaktan ibarettir” meâlindeki âyette geçen (el-Enfâl 8/35) “salât” kelimesinden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla namaz İslam öncesi Arapların da uyguladıkları bir ibadet tarzıdır. Namazın nasıl kılınması gerektiğine dair Kur’an’da ayrıntılı bilgi verilmemekle birlikte çeşitli âyetlerde kıraat (el-Müzzemmil 73/20), kıyam (el-Bakara 2/238), ka‘de (Âl-i İmrân 3/191), kıble (el-Bakara 2/144), abdest (el-Mâide 5/6), rükû ve secde (el-Hac 22/77) gibi namazın bazı şartlarına ve rükünlerine işaret edilmiştir. İlk Müslümanların Mekke içinde gizli yer bulamadıklarında şehir dışına çıkıp ıssız yerlerde veyahut da mescid haline getirdikleri Erkam adlı sahâbînin evinde namaz kıldıkları anlatılmaktadır.
Şii ve Sünni Müslümanlar günün belli vakitlerinde ve tam olarak birbirinin aynısı olmasa da benzer şekillerde namaz kılmaktadırlar. Aleviler de dahil olmak üzere bütün Müslümanlar namazın bir ibadet şekli olduğu hususunda hemfikirdir. Ancak Aleviler bu ibadet tarzının bir şekle sokulup belli zamanlarla sınırlandırılması hususunda farklı düşünmektedirler. Onlara göre Tanrıya yönelik ibadet birtakım kıstaslarla sınırlandırılmamalıdır. Bu hususta Hızır ile çoban arasında geçtiği rivayet edilen bir kıssa anlatılır. Söylenceye göre Hızır, bir gün bir çobanla karşılaşır. Çoban yeşil çayırlar üzerinde yuvarlanmaktadır. Hızır çobanın yanına yaklaşarak ne yaptığını sorar. Çoban “Allah’a ibadet ediyorum” şeklinde cevap verir. Bunun üzerine Hızır, çobana “o şekilde ibadet edilmez” diyerek, nasıl ibadet edilmesi gerektiğini anlatır. Çobanın anlatılanları anladığından emin olduktan sonra da oradan ayrılarak, yakındaki gölün üzerinde yürüyerek uzaklaşmaya başlar. Ancak çoban Hızır’ın kendisine anlattıklarını kısa süre içerisinde unutur ve Hızır’ın ardından koşmaya başlar. Hızır’ın ardından “hele bir dur, şu ibadet şeklini bana yeniden anlat” diyerek bağırır. Hızır arkasını döndüğünde, çobanın uçarak kendine doğru yaklaştığını görür ve ona; “git bildiğin gibi yap” diye seslenir.
Aleviler de ibadeti bu boyutuyla ele almakta ve belli bir şekille sınırlandırmamaktadırlar. Ancak namazın rükünlerinden olan kıyam, kıraat, rükû ve sücut gibi şartları cem ibadetlerinde her daim yerine getirirler. Onlar Sünni ve Şiilerin kıldığı namazı zahiri bir ibadet tarzı olarak görürler ve ona batıni anlam yükleyerek şekilcilikten kaçınırlar. Evet Aleviler, Şii ve Sünniler gibi namaz kılmazlar, çünkü Şii veya Sünni değildirler. Ancak namazdan kasıt Tanrıya ibadet etmekse, Aleviler Tanrıya tıpkı Hızır kıssasındaki çoban gibi ibadet etmektedirler. Bu durumda yüzlerce yıldır içinde bulundukları yaşam koşulları da etkili olmuştur.