Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın ruhları yarattıktan sonra onlara sorduğu; “Elestü bi-rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusunun kısaltılmış şekli, Aleviler arasında “Elets Bezmi” olarak bilinir.
Alevi ve Bektaşiler arasında genel kabule göre dünya üzerindeki yaşamın gayesi, Bezm-i Elest denilen ruhlar âleminde Hakk’a verilen sözü (mîsâk) tutup o günkü ikrarın ve ahdin hakkını yaşarken vermektir. Sadece Aleviler arasında değil aynı zamanda Tasavvufî düşüncede de elest mîsâkı öylesine merkezî bir öneme sahiptir ki bu durum, Elest kavramının tasavvuf tanımlarken kullanılması zaruri terimler arasına girmesiyle kendisini göstermiştir. Dönem farklılıklarına rağmen tasavvuf, insanın Allah karşısındaki durumunu kendisine başlıca problem alanı olarak belirlemiştir. Bu bakımdan tasavvuf tarihinde Elest ayetine bu derece önem atfedilmiş olmasının sistematik bütünlük açısından bir anlamı vardır. Bu noktada, Sufilerin ilim anlayışının dinî düşüncedeki herhangi bir meselenin ele alınış biçimini doğrudan doğruya etkilediğini belirtmek gerekir.
Elest ayetinde Allah ile insanlar arasındaki Rablik-kulluk ilişkisi prensip düzeyinde net olarak ortaya konulmakla birlikte, söz konusu hâdisenin nasıl ve ne şekilde meydana geldiği açık bir şekilde bildirilmediğinden, Bezm-i Elest’de yapılan sözleşmenin zamanı, mekânı ve keyfiyeti konusunda ulema farklı görüşlere sâhiptir. İster hakiki isterse temsilî olarak değerlendirilsin insanın Elest bezminde Hak ile bir misak yapmış olduğu kabulü değişmez.
Türabî Baba elest bezmindeki hâli şöyle anlatır:
Tâ ezelden bahş olunmuş virdiğim ikrâr bana
Vâkıf-ı esrâr değildir gerçi bu ağyâr bana
Türâbî Baba (Azar, 2015, I, 306)
Verdiğim ikrar bana ezel bezminde bağışlanmıştır
Bu yabancılar benim için sırların bilicisi değillerdir
Kaygusuz Abdal da şöyle der:
Kısmetin alıp cümle vücud kavl-i Elest’den
Bugün ey gönül her birisi bir düşe geldi.
Bütün varlıklar kısmetlerini elest sözünden aldılar
Ey gönül bugün o varlıklar rüyadadır