Üsküdarlı Hâşim Baba, ismiyle bilinen Şeyhin asıl künyesi, Eş- Şeyh Es-Seyyid Hâşim Mustafayü’l- Üsküdarîyü’l- Celvetîdir. 1130 / 1718 yılında İstanbul-Üsküdar’da doğmuştur. Eş-Şeyh Es-Seyyid Yusuf-ı Pîr-i Saniyyü’l-Bandırmavî’nin oğludur. Tarikat ve soy silsilesi Safaviyye Tarikatı’nın kurucusu Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye ve dolayısyla İmam Mûsa Kâzım’a kadar uzanmaktadır. Hâşim Baba hem Celvetî hem de Melâmîdir. Dîvanının önüne ve arkasına eklenen Hâşim Baba’ya ait Melâmîlerin seyr ü sülukuyla ilgili yazılar mevcuttur. “Der Beyan-ı Hazerat-ı Hams Ala Meşreb-i Melâmîyye ve Mesleki Sûfîyye” “Varidat-ı İlahiye Alâ Meslek-i Melâmiyye Der Beyan-ı Ufk-ı Selase” “Varidat-ı İlahiye li’s-seyyidati’l-İmami’l-Melâmîyye” onun yolunu belirten yazılarından bazılarıdır.
Tarikat silsilesi Dîvan’ının girişinde şöyle sıralanmaktadır:
Üsküdarlı Mahmud Efendi / Mehmed Fenaî Efendi / ŞeyhVeliyüddinü’l-Mücahidü’l-Tophanevî / Şeyh Hamidü’l- Moraviyyü’l-Bandırmavî / Eş-Şeyh Es-Seyyid Yusuf-ı Pîr-i Saniyyü’l-Bandırmavi / , EşŞeyh Es-Seyyid Hâşim Mustafayü’l- Üsküdarîyü’l- Celvetî şeklindedir.
Hâşim Baba, dîvanında dergâhının kendi yazdığı tamir kitabesini de kaydetmiştir:
Barekallah bu makâma îtibâr
Eyledi bir ehl-i dil sâhib-vakâr
Allah bu makâma itibar olarak mübarek etsin
Buraya haysiyetli bir gönül ehli getirdi
Nâmdaşı fahr-ı âlem Ahmed’in
Her cihetle çekmeye hiç intizâr
Adaşı evrenin övüncü Ahmed gibi
Hiçbir bakımdan hasret çekmesin
Bir harabâdı mâmûr eyledi
Dâima tâmire bula iktidâr
Bir harabeyi saray yaptı
Daima tamir konusunda gücü olsun
Meymenetli hânedir bu bâbu’d-delîl
Etmemiştir nâr-ı fitne buna kâr
Mübarek hanedir bu delil kapısı
Buraya fitne ateşi girmemiştir
Her ne denli etseler bünyâdını
Tard-ı istîdâdı bulur iştihâr
Temelini nasıl isterlerse atsınlar
Yeteneğin yokluğu hemen duyulur
Hâşimâ târîhine bî itminân
Feyz-i akdes ta’miye etti medâr
Ey Hâşim, tarihini tam emin olarak,
Kutsal bir feyz tam’iye etti tamamladı.
Bir nazarda böyle tarih bir denir
Nevsezayı dilfezâ dârü’l-karar
Bir bakışta böyle tarih bir denir.
Nevsezayı dilfezâ dârü’l-karar
Bektaşîlere ait bir yazma defterde de Hâşim Baba’nın şeceresi ile bazı halifelerinin doğum ve ölüm tarihleri verilmektedir: Tarih-i vefat-ı Şeyh Hamid Efendiyyü’l-Moravî: 1139 / 1726 Tarih-i intikal-i Yusuf Efendiyyü’l-Bandırmavî: 1165, 18 Rebiyyülevvel, Cuma gecesi saat 9 / 2 Şubat 1752 Tarih-i vefat-i Hâşim Efendiyyü’l-Üsküdarî: 1197, 19 Şevval, yevm-i Salı / 9 Eylül 1783 Tarih-i vefat-ı Mehmed Efendi b. Hâşim Efendi: 1188, 20 Rebiyyülahir, yevm-i Salı (Büyük pîrleri Yusuf Efendi hazretlerinin türbesinde metfundur) 6 Haziran 1774 Safiyyüddin b. Mehmed Efendi: tarih-i veladet: 1173, 17 Cemaziye’lahir, leyl-i Salı saat 7 / 12 Kasım 1759; tarih-i vefat: 1233 / 1817 (Manisa’da metfundur) (Biatleri Hâşim Efendimizden) El-Hac Galib Efendi b. Mehmed Efendi: tarih-i veladet: 1175 / 1817; tarih-i vefat: 1247 / 1831 (Biatleri Hâşim Efendimizden) Mehmed Muhsin Efendi b. Mehmed Efendi: veladet ve vefatları namalum
Hüseyin Cevad Efendi b. Mehmed Efendi: vefat: 19 Ramazan 1197 / 8
Ağustos 1783, pazartesi saat 9
Eş-Şeyh Abdurrahim Selamet Efendi bin Safüyiddin Efendi: Tarih-i veladet 1196 / 1781; postnişîn oldukları tarih: 1247 / 1831; tarih-i vefatları 21Ramazan 1266, yevm-i Salı saat 8 / 7 Temmuz 1858 (Biatleri Hâşim Efendimizden)
Üsküdarlı Hâşim Baba’nın Celvetî-Melâmî yolunu bir müddet daha yürüdüğü bilinmektedir. Bektaşî yolu da oğlu Mehmed Asım Efendi ile yürümüştür. Baş tarafında Üsküdarlı Hâşim Baba’nın şiirlerinin bulunduğu bir yazma eserin son birkaç sayfasında Mehmed Asım Efendi’nin şiirleri de bulunmaktadır. Şiirlerin ilkinin son kısmında ise “Mesnevî der zuhûr-ı Vidin Es-seyyid Mehmed Asım Baba Bektaşîyy’ül-Hüseynîyü’l-Üsküdârî Bandırmalızâde” ibâresi kayıtlıdır. Şiirin sonunda 1197 / 1783 tarihi bulunmaktadır. Hâşim Baba bir Bektaşî defterindeki kayıttan ve bugün Üsküdar’da bulunan kabrinin mezar taşından da anlaşılacağı üzere Bektaşîlerce de mürşîd olarak görülmektedir. Cumhuriyet döneminde yeniden yaptırılan ve günümüz Türk Alfabesiyle Fahir Baba tarafından yazılan mezar taşında şu ifadeler bulunmaktadır: “Hü Dost, Nazenin Canlarının aziz büyüğü, derman arayanların muini, Kutb-ı Âlem, Hadimü’l-Fukara, sahib-i dîvan, evlad-ı Peygamber, nesl-i Âl-i Aba Hazret-i Seyyid Hâşim Baba” denilmektedir. Alt kısımda Fahir Baba’ya ait yazım hatalarıyla dolu bir kitabe mevcuttur. Ancak Bedri Noyan Dedebaba, Hâşim Baba’nın Bektaşî babalığı icâzetinin teberrüken olduğunu belirtmektedir. Ankâ-i Maşrık, Hâşim Baba’nın yaşamış olduğu 18. yüzyıl sonlarının toplumsal ilişkiler ve kognitif (bilgisel) olarak iyi bir yansımasıdır. Ama Hâşim Baba bizzat kendisi bir tarikat şeyhi olarak bu durumu en güzel bir biçimde yansıtmaktadır. Hâşim Baba bir Celvetîdir. Aynı zamanda Melâmî ve Bektaşîdir. Belli bir açıdan bakıldığında toplumun üç kısmına (Celvetî, Melâmî ve Bektaşîlere) şeyhlik, kutupluk etmiş bir birleştirici toplum adamıyla karşı karşıya bulunulmaktadır. Ancak, karşı açıdan bakıldığında durum değişmektedir. Kendilerinin yanı sıra Melâmî ve Bektaşîlerin de şeyhi olmuş olan Hâşim Baba, bir kısım Celvetîlerce dışlanmıştır. Hatta, vefatında cenazesi Celvetî Asitanesine sokulmamıştır. Bu da toplumsal ayrılıkların ortaya çıkışı şeklinde değerlendirilebilir. İnanç temelli her yeniden bir başka biçimde birleşme, yeni ayrılışlar ve dağılmaları da başlatabilmektedir.
Üsküdarlı Hâşim Baba Ankâ-i Maşrık isimli eserini, Muhyiddin İbn Arabî’nin Ankâ-i Muğrib isimli eserinden etkilenerek yazmıştır. Muğrib kelimesini yanlışlıkla Mağrib okuyarak bu kitabı yazdığına dair görüşler vardır. Bunun yanı sıra Ankâ-i Maşrık olarak değerlendirerek bir nazire şeklinde yazdığını söyleyenler de mevcuttur. Kanaatimiz ikinci görüşün doğru olabileceğidir. Çünkü İbn Arabî’nin eserlerini Arapça aslından okuyup anlayan birisinin böyle bir hatayı yapmış olması ihtimal dışı gibi görünmektedir. Gerek Hâşim Baba bizzat gerekse özelde onun Ankâ-i Maşrık adlı eseri, bir bilgi anlayışı türünü temsil etmektedir. Bu bilgi türü “Tanrı’nın bilgisidir” ehlullah değimiz insanlara ehl-i beyt kanalıyla aktarılmıştır. Yani bu tasavvufi bilgidir. Burada vurgu “Tanrı bilgisi”ne olduğu kadar, aynı zamanda “ehl-i beyt silsilesi”nedir. “sır” olarak da söz edilen bu bilgi, ancak seyyid ve şerîfler tarafından “aktarılabilir”; fakat daha önemlisi ancak seyyid ve şerîfler tarafından “açıklanabilir”. O kanaldan beslenmemiş olanlar bu “bilgi” yi anlayamazlar. Osmanlı Devleti’nin gücü de “Tanrı bilgisi”ne sahip “seyyid” padişahların mevcudiyetinden gelmektedir. Hâşim Baba’ya göre, Ehl-i Beyt kanalıyla ehlullaha aktarılan “Tanrısal bilgi” “simgesel harfler”le ifade edilmektedir. Harflerle kişiler ve olaylar arasında bir bağlantı mevcuttur. Hâşim Baba bu anlayışında Hurûfîliğin kurucusu Fazlullah Hurûfî (800 / 1398)’nin değil, Muhyiddin Arabî (vefat: 638 / 1240)’nin izindedir. Bu durumu da zaten Ankâ-i Maşrık’da belirtmektedir. Hâşim Baba’nın simgeciliği Hz. Ali’ye izafe edilen “cifr ilmi” nin etkisindedir. Ankâ-i Maşrık’daki simgesel öğeler, Cavidanname, İlahiname ve Dürr-i Yetim isimleriyle kütüphanelerimizde bulunan Fazlullah Hurûfî’nin eserleri ve tercümelerinin etkilerini taşımaz. Muhyiddin Arabî’nin Şecere-i Numaniyye isimli eseri bu “cifr” konusunu açıklamaktadır. Konuyla ilgili şerhler de mevcuttur. Hâşim Baba bu ilmin temelini Hz. Ali’ye dayandırmaktadır. Osmanlı toplumu da tıpkı Hâşim Baba gibi “cifr” in etkisinde kalmıştır; ama Hurûfîlik ancak dar, kapalı ve “sır cemiyeti” türünden topluluklarda yaşayabilmiştir.