Haydarîlik Kutbeddin Haydar’ın pîri olduğu tarikata verilen isimdir. Kutbeddin Haydar, Horasan’da Zâve şehri çevresinde yaşamıştır. XIII. yüzyılın ilk yarısında vefat edinceye kadar orada kalmış ve Zâve şehrinde defnedilmiştir. Haydarîler, çehar darbın (saç, sakal, bıyık ve kaşları tamamen kesme geleneği) diğer gereklerini yapmakla birlikte, bıyıklarını tıraş etmezlerdi. Şeyh Kutbeddin elbise olarak keçe giyer ve yalın ayak dolaşırdı. Ünlü coğrafyacı Kazvinî (682 / 1283) kendisinin keçe giyen ve yalın ayak dolaşan çok güzel Türk köleleri gördüğünü ve onlara Haydar’ın ashabı dendiğini kaydetmektedir. Haydarî dervişlerinin bıyıkları dudaklarını örtmekte, at sineğine benzeyen yüzlerinde sülük gibi uzanan bıyık uçları çenelerine indikten sonra kıvrılarak kulak dibine kadar uzanmaktadır. Başlarında bir tutam saç, kulaklarında kalaydan bir küpe, boyunlarında tavk-ı Haydarî denilen demir halka, ayaklarında zincir vardır. Yanlarında bir çan asılı olup raksettikleri zaman acayip sesler çıkarır, yarı çıplak dolaşırlar.
Tecerrüd ehli olduklarını söyleyen Haydarîler’in boyunlarındaki halka Haydar’ın (Hz. Ali veya Kutbüddin Haydar) kulu olduklarına, başlarındaki bir tutam saç, rakibini mağlûp eden bir pehlivan gibi nefislerini yenmiş olduklarına, kulaklarındaki halka (küpe) her söze kulak vermediklerine, ayaklarındaki zincir bâtıl yolda yürümediklerine, cinsiyet organlarına taktıkları halka iffetli olduklarına işarettir. Açlıkla nefislerini karınca haline getirdiklerini söyleyen Haydarîler yüzü ayna gibi kabul ettikleri için sakallarını tıraş eder, fakat Haydar bıyıklı olduğu için bıyıklarını kesmezler. Yanlarına astıkları küçük çanlar dervişlerin birbirinden uzak düşmemeleri ve aralarındaki irtibatı korumaları içindir. Diğer tarikat mensuplarının namaz kılmalarına, oruç tutmalarına ve evrâd okumalarına karşılık Haydarîler niyazla meşgul olduklarını, cehennem azabı akla gelince de Allah’ın affına ve lutfuna güvendiklerini söylerler.
Kutbeddin Haydar’ın kenevir yapraklarını vecde ulaştırıcı bir araç olarak kullandığı ifade edilmektedir. Hatta esrarın vecde getirici bir araç olarak ilk defa onun tarafından kullanıldığı öne sürülmüştür. (Gülten,2012) Konya’da tespit edilen Haydarîhâne, Kudbeddin Haydar’ın ikinci nesil halifelerinden Hacı Mübarek-i Haydarî tarafından kurulmuştur. Mevlânâ ile iyi ilişkileri olan Hacı Mübarek-i Haydarî, Selçuklu veziri Taceddin tarafından yaptırılan darü’z-zâkir adındaki zâviyenin şeyhliğine getirilmiştir. Onun, Şeyh Muhammed Haydarî adında bir de halifesi vardır. Selçuklu veziri Taceddin tarafından yaptırılan ve Hacı Mübarek-i Haydarî’nin şeyhliğini yürüttüğü darü’z-zakir 1476 tarihinden çok önce Haydarî dervîşlerin kalabilmesi için haydarîhâneye çevrilmiştir (Gülten, 2012, 40)
Haydarîler ilk olarak özellikle Arap Orta Doğusu’nda ve İran’da Miladi on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda aynı anda gelişmiş ve kendiliğinden Doğu’da Müslüman Kuzey Hindistan’a, Batı’da da Anadolu’ya yayılmışlardır. Genişleme eğilimi olan bu grupların Miladi on ikinci yüzyıl sonları ve on üçüncü yüzyıl başlarında olağanüstü faaliyetleri vardır. Haydarîler’in özel olarak Osmanlı’daki durumlarını anlatmak ve şüphe götürmez biçimde varlıklarını göstermek için yalnızca pek çok Osmanlı kaynağı değil; Spandogino ve Menavino gibi Avrupalı gezginlerin seyahatnamelerinde bahsedilen Miladi on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda İmparatorluk sınırlarında bulunan Kalenderî ve Haydarî kervansarayları da gösterilebilir. (Karamustafa, 1999)
Haydariyye, Anadolu’da XV. yüzyıldan sonra Şemsîler, Câmîler, Edhemîler ve Rum abdalları gibi kendilerine benzeyen diğer tasavvufî zümrelerle birlikte sosyal hayattan silinmiş, bazı gelenekleri Bektaşîliğin içinde devam etmiştir. Kutbüddin Haydar, sonradan Türbet-i Haydariyye (Türbet-i Haydarî) adını alan Zâve’deki zâviyesinde uzun süre faaliyet gösterdiği halde genellikle vakitlerini seyahatle geçiren Haydarî dervişlerinin zâviye ve hankahları olmamıştır.